8 Aralık 2013 Pazar

Genç Adamın Sayısız Kelimeleri

"Zamanın tarihinden, tarihin nedenselliğinden ve suyun ferahlığından kaynağını aldığım bir hayat yaşamak peşinde koşuyorum. Her adım attığımda arkamda beni takip etmemesini istediğim şeyler bırakıyorum. Geride bırakmak istediğim şeylerden korktuğumdan değil, benimle beraber gelirlerse beni yıkacaklarından değil. İstesem de peşini bırakamadığım şeyler var mı? Yok değil... Bu beni rahatsız etmiyor. Etrafımda bir çok kelebek var ve her kelebeğin her kanat çırpışının hayatıma bir etkisi var. Bunun farkındayım. Ne yalnız ve tek başıma ne de birine bağlanarak bir hayat yaşamak istemiyorum..."

Diye yazdı genç adam son travmasından koptuğunda; kapağında üniversitesinin logosu olan o saman kağıdı defterine. Kütüphaneye baktı. Bir şiir kitabı seçti. Usulca Edip Cansever'in şiirini okudu. Yanındaki masanın o şiirdeki masa olup olamayacağını düşündü. Masanın gerçekten de masa olduğunu; aynı masanın üzerine o şiirini  koyduğunda bir iki sallanıp durduğunda anlamıştı. Sonra yazdığı notu da aynı masanın üzerine bıraktı. Yazdığı şeylerin gerçeğini ve gerçekliğini düşünüyordu. Etrafında dönen olayların gerçeği Genç Adamın kafasındaki gerçekliği çoktan aşmıştı bile. Durdu... Sigara paketine uzandı. O ezilmiş paketin içinden bir dal aldı. O dalla birlikte geceyi dumana boğmaya çalışacak ve yine kaybedecekti. Kaybetmek... Durdu. Düşündü... Kağıdın altında kalan boşluğu "kaybetmek" konulu saçmalığa ayırıp ayırmayacağını düşündü.. Düşündü... Düşündü... Siktir et, düşünme yaz gitsin Genç Adam!

"Kaybetmeyi deneyimlediğimde; kazanıp kaybetme mantığının, hayatın mantığının zıt anlamı olacağı hiç aklıma gelmezdi. Kaybetmek kazanmanın karşılığıydı... Ben hep hayatın dışına çıkardığım ve belirlerken kişiliğimden ziyade kimliğimden faydalandığım hedeflerimi ya kazanırdım ya da hesaplanmış ve tahmin edilebilir kaybetmeler yaşardım... Oysa insanlar birbirlerini kazanmazlar ya da kaybetmezler.. Ben insanları kazanmak için çalıştım. Bundan sonra kimseyi kazanmak için çalışmayacağım. Çünkü bu şekilde yaşamak; kaybetmenin kaçınılmaz bir son olduğu bir yaşama tekabül eder. Oysa hayatı yaşamak istiyorsam sevdiğim kadın için çabalayamam, ancak sevdiğim kadınla sevginin tekliği oluruz. Bunun harici E.Fromm'un bahsettiği sadizm-mazoşizm saplantılarıdır. Bu da sevgi ikililiği ve taraflardan birinin diğeri üzerindeki sömürüsüdür. Böyle bir şey istemiyorum. Bundan sonra..."

Dediği anda son kelimeleri yazarken, sayfanın sonuna gelmiş ve Genç Adam aklından geçenleri sayfanın sonuna sıkıştıramamıştı. Genç adam; insanlarla ortak paydaya oturmanın bir merasim olduğunu görmüştü. O hep gerçek bir payda ararken, onunla beraber merasimi paylaşan insanlar "sadece inanılmaz gerçekçiydi". Aklından geçenler bu merasimde "gerçekçi olamayan birini" bulmakla ilgiliydi. Fakat kim bilir  sayfanın sonuna neler yazacaktı. 
Merasim içindeki gerçekçi olamayan kadına kendini çok kaptırmıştı Genç Adam. Bu amaçla çoğu yola çıkmış, bu yollarda bulduğu insanlarda kendisiyle olan bütünselliğini yakalayamamıştı. Uzun zaman anladığı işlerle uğraşmıştı. Çünkü anlamadığı işlerle uğraşma fırsatı yoktu. Sonrasındaysa bir doğaya kapıldı ve kazanıp kaybetmenin var olmadığı bir serüven başladı. İşte tam o gün yetişkin bir adam olmaktan tekrar çocukluğuna dönmüştü... Merasimin vehameti bu anda değişmişti. Çünkü uzun zamandır yaşadığı serüveni ardında bırakıyordu. Yeni bir serüven başlıyordu. Dedi ki: 

"Bu zamana kadar ki tarihimden, tarihimde yaşadığım olayların nedenlerinden kaynağımı alarak suyun ferahlığını hissediyorum.Arkamda birtakım şeyler bıraktım. Bunlar benimle beraber gelirse gelsin umrumda değil. Ben sadece yanımda olmasını istiyorum. İstesem de peşimi bırakmayacak şeyler var. Düne ve bugüne dair bir çok şey biliyorum. Bunların hiçbirinden rahatsız değilim. Bir çok kelebek kanat çırptı ve sen karşıma çıktın. Bundan daha başka bir hayat yaşamak istemiyorum."

                                                                                                                              Druje
Doğa'ya...


1 Aralık 2013 Pazar

İdeal Olmayan Yazı...

Güzel-çirkin gibi değer yargıları derinlik düşmanlarıdır. Asıl dünyada yalnızca gerçeklik vardır. Gerçek her zamanki yalınlığıyla hayal gücünün sınırlarını zorlarken, gerçeklik hakkında yargılarda bulunmak gerçeği kısıtlayan bir çerçevedir. Bir şeye güzel ya da kötü derken, güzel dediğiniz şeyin bütününün güzel, kötü dediğimiz şeyin bütününün kötü olmasını olmasını bekleyemezsiniz. Her şeyiyle mükemmel olan bir durum veya her şeyiyle kötü olan bir durum bilimsel olmaktan uzak; ancak gerçekliğe sunulan bir alternatiftir. Bu idealize bir dünyadır ve metaforik anlamıyla cennet-cehennem safsatasının küçük bir simulasyonudur. Madem bize her şeyin güzelinin ve çirkinin ne olduğunu söyleyen kitaplar var; bu görüşe göre hayatı araştırmak ve anlamlandırmaya çalışmak manasızdır. Bu idealize edilmiş dünya; matematikte sıfır eşittir sıfır denklemlerine benzer. Bu matematiksel denklemlerde x ve y bilinmeyenlerine hangi değeri verirsek verelim sonuç her zaman doğrudur. Bize yapacak bir şey kalmamıştır. Bu denklemlerin büsbütün doğru olması insanların bu denklemi kullanarak herhangi bir şeyi sınamalarına imkan tanımaz. Çünkü önerme her zaman doğru ve idealize bir dünya yaratır ve güzelin peşinde koşanlar için güzeldir ve kesindir. Oysa gerçek dünyada böylesine kesin bir normun olması her zaman mümkün değildir. Çünkü karşılaştığımız her durum evrimin yolcusudur ve bu yol hep sürdüğü için güzel veya kötü gibi değer yargıları; sürece verilen sonuç yargılarıdır. Bu anlamıyla da mantıksızdır. Amacımız bilimsel yöntem kullanarak dış dünyada gerçekleşen olayları anlama çabasıysa; elbette bir büyük önermede bulunmamız gerekmektedir. Ancak bir önermede bulunurken bu önermenin yolun sonuna ilişkin değil; yola ilişkin olduğunun farkında olmamız gerekir. Bu yola ilişkin bulunduğumuz önermenin her koşula uygun doğru bir önerme gerekmez. Önemli olan bu önermenin sınanabilir ve geliştirilebilir olmasıdır. Çünkü yolun sonuna gelebileceğimze dair şimdilik hiçbir verimiz yoktur. Yol her zaman devam edecektir. Bilgi de kendini bu akışa kaptıracaktır.

                                                                                                                              Druje
Bir şarkı:
www.youtube.com/watch?v=UA7GlXIUNPU

21 Kasım 2013 Perşembe

İnsanın Dışından

Orson Welles'in Yurttaş Kane filmini yeni izlemişti. Aklını "Inquirer"la ilgili, tiranlarla, medyayla ilgili diyaloglara vermek isterken küçük ama özgül ağırlığı yüksek olan, kalbinin bir bölümü, aşkla ilgili bir kolajda kalmıştı. Ekşi sözlükten kalbinin takılı kaldığı kolajı araştırdı. Bir kağıda onu yazmak ve defalarca okumak ve ona anlamlar katmak istiyordu. Derken ufak bir kahkaha ile ekşi sözlük o ağdalı zihniyetine okkalı bir küfür etti. Sözü İngilizce yazmışlardı. İngilizceden Türkçeye çevirme kabiliyeti elbette vardı. Ama kim uğraşacaktı. İçine giren dert ona bir telaş katıyordu. Her şeyi baktığı ilk yerde ve istediği şekilde bulmalıydı.
- Sikiyim ekşiyi...
Ona köşeden kıkır kıkır gülen Camel paketine uzandı. Neyseki onu üzen şeylerden biri Camel olamazdı. Bir dal yaktı. Aşk hakkında düşünüp pencereden çevre yoluna baktı. Başı ağrıyordu, Nietzche'nin bahsettiği düşüncelerin doğum sancısı olsa keşke ama değildi.
Kağıda şunu yazdı:
"AŞK...
Filmde geçen ve aklıma takılan kolaj özetle şu: "Daha önce hiç görmediği bir kadını, bir gün bir iskelede bir kaç saniyeliğine görmüş, onu ömrü boyunca hatırlamıştı"
Aşk... Bu kelimede ruhumu okşayan bir tavır var. Her şey kelimelerle tanımlanamaz. Öyle olsaydı; sözcüklere mahpus bir hayat yaşamak zorunda olunurdu. Bir şeylere mahpus yaşamak kuşkusuz onu özgürlüğünden alıkoyan bir hale sokar. Oysa aşk en fazla özgür olması gereken konulardan biri. Sözcüklere bağlanarak ötesini göremeden yaşanan bir yaşam hissizleşmiş ve kendisini somuta kaptırmıştır. Hissizleşmek... Büyük problem olmalı çünkü hayat; akıl, hisler ve sezgiler üzerinde yükselmesi gereken bir tripottur. Sözcüklere bağlamak, özellikle de aşkı büyük bir hatadır. Aşk hakkında söylenebilecek her şey aslında sadece aşk "hakkında"dır. Aşkın salt kendisini kimse anlatamaz. Kendisini anlattığınız aşkın herkes için aynı olması beklemek ve buna uygun bir tanımlama yapmak hatadır... Bunu beklemek Hollywoodvari bir tavırdır. En özgür olmanız gereken konularda başkalarının tanımlarındaki gibi aşık oluyor, başkaları gibi kıskanıyor ve başkaları gibi küsüyorsanız bunda bir problem var demektir. Bu anlamıyla mülkiyetsizdir. Aşka sahip olunamaz. Aşık olunur..."
Eğer biraz daha ayakta kalırsa Camel paketi onu yokluğuyla sınayacağa benziyordu. Daha fazla konuşmaya ne gerek vardı... Konuşmadı... Daha sonra ne yaptığı meçhul... Bunları yapanın kim olduğu unutuldu... Üzerine yazdığı kağıt kimse tarafından bulunamadı... ve hayat tüm gerçekliği ve acımasızlığıyla devam etti.

Druje
http://www.youtube.com/watch?v=zdIGtw7eGYw

18 Kasım 2013 Pazartesi

Ustaya Tebessümle..



Hatırladığım belli başlı şeyler var. Hafızamda yer eden küçük ama komik ayrıntılar demek daha doğru olacak sanırım. İlkokul üç veya dördüncü sınıfa gidiyordum. Daha öncesinde Küçük Karabalık adlı oyuna gitmiştim annemle. Bu ikinci tiyatro seyredişim olacaktı.  Hangi sahnede olduğunu hatırlayamadığım bir oyunuydu. Hava kararmıştı. Oyunun oynanacağı tiyatronun bekleme salonundaki insanların yüz ifadelerinde tebessüm vardı. Kimilerinin ki keskin kimilerinin ki ise yumuşaktı ama istisnasız tebessüm hakimdi salona. Doğrusu çok anlam veremiyordum. Aslında anlam vermek gibi bir amacımda yoktu. Büyük bir merakla etrafımı izliyordum. Oyunun başlamasına kısa bir süre kala sahneye yakın bir bölgede olduğunu hatırladığım yerlerimize geçtik. O zamanlar en büyük kaygım önüme oturacak kişiden ötürü sahneyi net olarak görememekti. Heyecandan çok anlamlandıramadığım bir mutluluk vardı içimde. Belki çevremdekilerin yüz ifadelerinin belki de çocuk gamsızlığının etkisiydi bu bilemiyorum. İlk defa o kadar çok "büyük" insanı daha herhangi bir etki olmadan yüzü güler görüyordum ve fazlasıyla şaşkındım..
İşte o akşama dair hatırladıklarımın küçük bir kısmıydı bunlar. İlk izlediğim komedyen tiyatrocuydu Nejat Uygur. Bana her hareketi samimi geliyordu. Etrafımdaki herkesi ailemin dahi yanımda olduğunu birkaç saatliğine unutturmuştu. Güldürmek için yaratılmıştı adeta.
Cibali Karakolu, Kaynanatör, Sizinki Can da Bizimki Patlıcan mı?, Borcum Borç Ama Nah Alırsın, Zamsalak adlı oyunlarını izleyebildim sadece. Sanırım o günlere geri dönebilsem bütün oyunlarını izlemek için büyük çaba harcardım. Çocukluğuma denk geldi sanırım şanssızdım biraz. Ama "küfür komedyenliğine" prim vermeyecek birikimi küçük yaşta edindiğim için de çok şanslıydım.
Bir Nejat Baba geçti bu dünyadan. Gülebildiğimiz oranda güldük ustaya. Bize bıraktığı en değerli şey kahkahalardı. İşte o kahkahalarla sonsuzluğa uğurluyorum ustayı bu küçük yazımla. Hoşçakal Nejat Baba... Tebessümle..

        "Bir gün tiyatronun ışıkları sönecek, zil sesleri susacak ve tiyatro perdesi sonsuza kadar üzerime kapanacak. İşte o zaman giderken tüm üzüntülerinizi yanımda götürerek size sadece kahkahaları bırakacağım."

                                                                                    Nejat Uygur



Yola Çıkarken

Özgür yaşamın yok edildiği bir toplumda bireyin kendini özgürleştirmesinin yolu bireyin bizatihi kendisinin "isyan" halini almasıdır.

Karanlık istisnasız, gören gözlerin işlevini yitirmesine yol açar. Fakat güneş ışığı yeryüzüne gelirken her yere farklı açılarla yansır. Karanlığın hakim kılınmaya çalışıldığı bir dünyada güneş sızıntıları alçılarla kapatılmaya çalışılıyor. Ancak unutulmamalı ki çatlaklar her zaman olacaktır. Güneşe ulaşmak isteyen karanlıktakilerin çatlakları derinleştirme çabasıdır amacımız. Bunun metodu da ruhumuzun isyan halini almasıdır.